Ahmet Hâşim

Türk sanat müziği güfte şâirlerimizden, Ahmet Hâşim'in hayâtı.

Sanatçının sitemde yer alan güftelerinin; bestekârlarını, sözlerini, notalarını, makâm ve usûl bilgileri ile video yorumlarını da, Ahmet Hâşim Güfteleri sayfasındaki listeden seçerek inceleyebilirsiniz.

Sitemdeki İlgili Eserler

Ahmet Hâşim

Hayâtı

Ahmet Hâşim, 1885 yılında, Bağdat’ta dünyâya geldi. Pek çok âlim yetiştirmiş, eski ve yaygın bir âile olan, Âlûsizâde’lere mensuptur.

1894 yılında İstanbul’a geldi. Babasının, Arap vilayetlerinde memurluk yapmasından dolayı İstanbul’a geldiğinde, Türkçe bilmiyordu. Önce, Nümune-i Terakki Mektebi’ne (1895) devam etti. Mekteb-i Sultani’ye (Galatasaray Lisesi) parasız yatılı olarak girdi (1896) ve buradan mezun oldu (1906).

Reji memurluğu, İzmir Sultanisinde Fransızca öğretmenliği (1907 – 1908) ve Maliye Mezareti’nde tercümanlık yaptı.

I. Dünyâ Savaşı sırasında, ihtiyat zabiti (yedeksubay) olarak askere alındı. Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki askerî birliklerde görev yaptı. Böylece bir nisbette, Anadolu’yu tanıma imkânı buldu.

Savaştan sonra, Düyûn-ı Umûmiye’de çalıştı. Sanayi-i Nefise Mektebi’nde (Güzel Sanatlar Akademisi), estetik ve mitoloji dersleri vermeğe başladı. Bu hocalığı, uzun seneler devam etti.

1924 yazını, Paris’te geçirdi. Fransız sembolistlerinin yayın organı, Mercure de France dergisinde “Les tendances actuelles de la literatüre Turque” adlı, Tanzimattan sonra Türk edebiyatını ele alan bir makalesi yayımlandı (1 Ağustos 1924).

Dönüşte, Osmanlı Bankası’nda çalıştı. Aynı zamanda, Mülkiye Mektebi ve Harp Akademisi’nde, Fransızca dersleri verdi ve Sanayi-i Nefîse’deki görevine devam etti. Bu yıllar, sanat hayâtı bakımından da en hareketli yıllarıdır.

1928 yılında, hastalığı sebebiyle, ikinci defa Paris’e gitti. Dönüşünde, sıhhati için daha rahat bir iş olarak, Anadolu Şimendöferleri Şirketi İdare Meclisi azalığı bulmuştu.

Hastalığı ilerliyordu. Ahmet Hâşim, 1932 yılında, tedâvi için gittiği Frankfurt’tan, iyileşemeden döndü ve 4 Hazîran 1933 tarihinde vefât etti. Mezarı Eyüp’tedir.

Sanat hayâtı

Ahmet Hâşim’in sanat hayâtı, Galatasaray’da öğrenci iken başlar. Burada, onun şiir zevkini geliştiren ilk tesir, edebiyat öğretmeni, Ahmed Hikmet’ten gelir. Mektep arkadaşları; İzzet Melih, Hamdullah Subhi, Emin Bülend ve Abdülhak Şinasi ile berâber bir sanat çevresi teşkil ettiler.

Bu çevre içinde, Haşim’in ilk şiiri, “Hayâl-i aşkım”, 7 Mart 1901 tarihli Mecmua-i edebiye’de çıktı. O yıl içinde, aynı mecmuada neşredilen onüç manzumesinde, Servet-i fünun şiirinin, bilhassa Cenap ve Fikret’in tesiri görülür.

1906 – 1908 yıllarında Haşim, Fransız şiirini, özellikle sembolistleri ve Batı edebiyatının estetik temellerini yakından tanımaya çalıştı. Halid Ziya, “Kırk yıl” da, Hâşim’in, kendi nesli içinde Avrupa şiirini en iyi araştıran ve bilen bir şâir olduğunu söyler.

1908 yılında, İzmir dönüşünde, Aşiyan, Musavver muhit mecmualarında, şahsiyetini daha çok belirten şiirlerini neşre başladı.

Bu tarihten ölümüne kadar, şiirlerinin çıktığı diğer dergiler; Resimli kitap, Servet-i fünun, Rebab, Dergâh, Yeni mecmua ve Yeni Türk’tür. 1909 yılında, Fecr-i âti topluluğuna katıldı. Ancak, grupla bağı bu topluluğun yayın organı durumundaki Servet-i fünun mecmuasına, şiir vermekle kaldı.

Grubun toplantılarından, yalnız birine katıldı. Şahsiyet olarak da, bu topluluğun dışında olan Ahmet Hâşim, ömrünün sonuna kadar da, hiç bir akım içinde yer almadı, kendine has bir şiir ve nesir anlayışıyla, kendine has bir şahsiyet olarak kaldı.

Ahmet Hâşim’in olgunluk devresini teşkil eden şiirlerde, Abdülhak Hâmid’le berâber, bâzı Servet-i fünun şâirlerine tesir eden, Şeyh Galib‘in duygu ve hayâl gücü hissedilir.

Gül – bülbül, Leylâ – Mecnun gibi motifler, mum alevinde yanan pervaneler, alevden kadeh ve şarap, hayâl havuzları… Galib’i hatırlatan veya düşündüren imajlardır.

Ahmet Hâşim’in, başta Şiir-i kamer’leri olmak üzere, birçok şiirlerinde, Bağdad’da geçen çocukluğuna âit hâtıraları bulmak mümkündür.

Bâzen platonik bir aşk olarak da görünen derin bir anne sevgisi, güneşten kaçıp çöle hayât veren geceye sığınma, hastalık ve ölüm gibi motifler, çocukluğundan getirdiği, bazan açık, bâzen, şuur altında gizlenmiş hâtıraların izlerini taşır.

Haşim’in, sosyal tarafı bulunmayan şâirliği de, fıtraten içe kapanıklığı, çirkinlik ve yabancılık kompleksleriyle izah edilmelidir.

Ancak, onun şiirinin asıl kaynağını, Fransız sembolizminde aramak lâzımdır. Sembolist şiirle ilk defa, Galatasaray’da iken, Fransızca bir şiir antolojisinde karşı karşıya gelir.

Haşim’in, bilhassa Belçikalı şâir Emil Verhaeren hakkında, Mussavver muhit mecmuasında neşredilen (1908) bir makalesi, onun sembolistlere ne kadar çok yaklaşmış olduğunu göstermektedir.

Aynı mecmuada daha sonra, Henri de Regnier’yi, 1927 yılında da, Hayât mecmuasında, Mallarmé’yi tanıtan birer makalesi çıkar.

1921 yılında, Dergâh’da çıkan, “Bir günün sonunda arzu” isimli şiirinin, fazla müphem bulunarak, tenkit edilmesi üzerine, edebiyatımızda, şiire dâir en güzel yazılardan biri olan, “Şiirde mâna ve vuzuh” başlıklı makalesini yazar. Bu yazı, daha sonra Piyale kitabının başına “Şiir hakkında bazı mülâhazalar” adıyla basılmıştır.

Hâşim bu makalesinde, şiirde mâna ve açıklık aranmayacağı, şiirin tasvirî, öğretici veya belâgatçi değil, resullerin sözleri gibi, çeşitli yorumlara müsâit, sözden çok, mûsikîye yakın bir ifâde olması gerektiği üzerinde durur.

Bütün hayâtı boyunca, 80 kadar şiir yazıp yayınlamış olan Ahmet Hâşim, bu yazısında ortaya koyduğu târife, şiirlerinde yaklaşabilmiş midir?

Gerçekten de onun birçok şiirleri, çeşitli tefsirlere açık kalmıştır. Umumî hatlarıyla bu şiirler, psiko – analitik yorumlara muhtaç renkler, müzikâlite, derin bir melankoli ve müphemiyet, uzak ve meçhul diyarlar hasreti arzeder.

Konturları gölgelenmiş, karartılmış ve silinmiş, birer tablo gibidir. Onlarda gerçek değil, sadece, intiba verilmek istenmiştir. Buna göre Ahmet Hâşim’in şiiri, sembolistlere olduğundan daha fazla, belki empresyonistlere yaklaşmış olmalıdır.

Ahmet Hâşim’in nesri, şiirinden çok farklı bir karakter gösterir. Şiirindeki müphemiyete, vuzuhsuzluğa, aşırı santimantalizme mukabil, nesirde açık, berrak, nisbeten sade ve bazan nüktedan, hattâ müstehzi bir ifâdesi ve üslûbu vardır.

Onun bu tavrı da gerçekte, “Şiir hakkında bazı mülâhazalar” makalesinde, nesirden beklediği vasıflara uygun bulunmaktadır.

Gerek fıkraları ve edebî tenkitleri (Bize göre ve Gurabâhâhe-i lâklâkan) gerekse seyahat anektodları (Frankfurt seyahatnamesi) kendi nevilerinde muvaffak olmuş ve beğenilmiş nesir yazılarıdır.
Kaynak: siraze.net

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top