
Hayâtı
Türk halk müziği, ses sanatçısı İclâl Akkaplan, 1949 yılında, Mardin’in, Tuhup köyünde dünyâya gelmiştir. Babası Osman, Mardin’in tanınmış âilelerinden, Haciosmanlar’dan, annesi de, Sivaslıdır.
Baba ve annesi, ilkokul öğretmeni oldukları için, uzun zaman Mardin’nin; Göllü, Tuhub, Akraz ve akbak köylerinde dolaşıp, okullarında çalışmışlar, İclâl, yedi yaşına geldiğinde, ebeveyni Kütahya Şehrinde çalıştıkları sırada, okula orada başlamıştır.
Daha sonra, İstanbul’a çağrılan bu öğretmen âilesinden, beşkardeşin ikincisi olan İclâl, İlkokulu bitirdikten sonra, uzun zaman, müzik ve resim arasında bir seçim yapmakta zorlanmıştır.
Sonunda, İstanbul Konservatuarı’nda, “Milli müzik” bölümünü seçmiştir. Her iki sanat dalında da başarılı olmasına rağmen, müzik daha ağır basmış ve resmi, ikinci palana itmiştir. Konservatuarı bitirdikten sonra, Ankara Radyosunda, çok sesli koro grubuna katılmiş ve birçok sınavlardan geçmiştir.
Bu sınavları kazanarak, “Mezzo soprano sanatçısı” olarak kabul edilmiştir. Bir yıl, Ankara korusunda çalıştıktan sonra, 1972 yılında, halk müziği solist unvanını almak için, yeniden sınavlara girip, üstün başarıyla hepsini kazanmıştır.
İclâl Akkaplan, 1972 yılında, ilk defa Ankara Radyosu mikrofondan, bir solist olarak Türkiye’ye sesini duyurmuş, üç yıl, Ankara Radyosunda çalıştıktan sonra, 1975 yılında, İstanbul’a taşınmış ve o günden bugüne kadar, İstanbul Radyosunda, Türk Halk Türkülerinin yorumcusu olarak devam etmiştir.
Bu hususta sanatçı, kendi hayâtını şöyle anlatıyor “Mardin’de doğdum. Yedi yaşındayken, âilemle oradan ayrıldık, başka şehirlere taşındık. Daha sonraları, konservatuara gittim.
Türk Sanat Müziği tahsili yaptım ve çok sesli koroda çalışmaya mecbur kaldım. Sonra, özel solist sınavına girdim ve Türk Halk Müziği solisti oldum”.
Müzik hayâtına ilk adımını, 1972 yılında atmış olan İclâl Akkaplan, genelde okuduğu Azerbaycan şarkılarıyla, çok kısa zamanda Türk müzikseverlerinin sevgi ve takdirini kazanmıştır.
Fransa’da düzenlenen, Türk folklor festivalinde, birincilik ödülünü alan şarkıcı, hem Türkiye’de, hem de Avrupa’da ülkelerinde konserler vermiştir.
Yozgat ve Sivas yörelerinden, Azeri türkülerinden, Radyo repertuarına kazandırdığı, çok saydı derlemeleri vardır. Bu hususta kendisi şöyle anlatıyor: “Bir Radyo sanatçısının, her yöreyi icrâ etme mecburiyeti vardır. Ben de Türkiye’nin her bölgesinden türkü okudum. İlk beş yıl ihtisas yaparak, Azeri türküleri de okudum.
Azeri türkülerin, sesime uyduğunu gördüm, programlarda ona ağırlık verdim ve çok istek aldım. Sanatçının kalıcı olması için, başarılı olduğu bir dalda devam etmesi gerekir. Ben bu dalda isim yapmıştım”.
Çok uzun yıllar Azeri türkülerini okuduktan sonra, Kerkük türkülerini okumaya yön vermiş ve bu alanda Türkiye’de tek kadın sanatçı olarak tanınmıştır. Bu hususu kendisi şöyle anlatıyor:
“Ben Kerkük türkülerini dinliyordum ama, söylemeye cesâret edemiyordum. Mardinli oluşum, ya da topraklarımızın yakınlığı, ya da âdetlerimizin benzerliği miydi acaba? Bu sihirli müzik, beni etkisi altına almıştı”.
Bu da gösteriyor ki, İclâl Akkaplan, Irak Türk müziğinin zenginliğini keşfetmiş, onun söz ve müzik olarak, Anadolu’dakine benzerliğine yakından tanık olmuş ve ona ileride yakınlık gösterecek, onunla bir bütün olacaktır kendisinin anlattığı gibi.
“Bir gün, Ankara televizyonun Arı stüdyosundaki çekiminde, tesâdüfen Kerküklü sanatçı büyüğümüz, Abdurrahman Kızılay beyle karşılaştım. (kendisi o gün Mazan hoyratı, Süseni mahmur yakası türküsünü okuyacaktı programda)
Yanına yaklaştım, Kerkük türkülerini çok beğendiğimi ama, cesâret edip okuyamadığımı söyledim. O zaman Abdurrahman Bey, beni yüreklendiren birkaç söz söyledi, “Siz, Azeri türküleri okuyorsunuz zaten, dil olarak birbirine yakındılar, zorluk çekmezsiniz” dedi.
O gün bana, kendi kasetini hediye etti. İstanbul’a, evime döndüm. O kaseti, heyecanla ve günlerce, defalarca dinledim, o türkülerin, aynısını okumaya çalıştım. Daha sonraları yaptığım bir programda, onları okumaya çalıştım ve sağ olsun o beni, telgrafla tebrik etti ve bu da beni kamçılamıştı.
Çünkü, Kerküklü bir sanatçıdan tebrik almak, benim, o işi başarabildiğim anlamına geliyordu. Buna rağmen, tereddüt ettiğim bir şey olursa, telefonla onu arardım ve sorardım, o da, sağ olsun bana yardımcı olurdu”.
İclâl Akkaplan’ın, büyük Türkmen sanatçısı İbrâhim Rauf ile tanışması, onun ayaklarını, bu alanda sabit kılmıştır. Nitekim o günden sonra, kendine “bu işi yapacağım” demişti ve Kerkük türkülerine yoğunlaşmıştı.
Bir bakalım İclâl Akkaplan’nın sözlerine: “Bu konuda (burada maksat, Irak Türkmen müziğidir ) bana en çok destek olan ve birçok şeyde yardımcı olan âile dostumuz, İbrâhim Rauf oldu.
O zaman, âilesiyle birlikte Kerkük’ten Türkiye’ye, yeni göç etmişti. Kendisi bana, uzun yıllar destek oldu, kendisiyle birçok konsere, Radyo programlarına katıldık ve Kerkük hoyrat türkülerini okuduk”.
Haba’nın Türkiye’ye, 1990 yılında gelişi ve İstanbul sahnelerinde onunla türkü söylemesi, İclâl Akkaplan’ın sanat hayâtında, bir dönüm noktası olmuştur. Ondan birçok şeyler öğrenmiş, hatta onunla ve İbrâhim Rauf’la berâber bir kaset çıkartmıştır.
İclâl Akkaplan şöyle anlatıyor: “1990 yılında, rahmetli Kerküklü sanatçı Haba İstanbul’a gelmişti, İbrâhim beyden, üçümüz berâber bir kaset yapalım diye bir teklif gelmişti.
Maddi hiç bir çıkarım olmamasına rağmen, Türkmenlere olan sevgimden dolayı, onlara hayır diyemedim ve kabul ettim.
Üçümüz kasetteki parçaları, birlikte seslendirdik. Bu kaset, o zaman Kerkük’e gizlice girdi ve özellikle Kerküklüler, kasette bir bayan sesini duyunca, merâk etmişler ve beğenmişler, bu da beni çok mutlu etmişti “.
Kendini her zaman bir Türkmen sanatçısı gibi görmüş, algılamış, birçok Kerkük gecelerine katılmış, Almanya ve Danimarka’da konserler vermiş, Kerkük hoyrat ve türkülerini okumuştur.
Türkmenler de, İclâl Akkaplan’ı sevmiş, saygı duymuş, sanatına hayran kalmış, onu bağrına basmış ve okuduğu türkü hoyratları, Türkmen Müziğin sayfalarına altın harflerle yazmıştır.
Örneğin, çok güzel okuduğu şu hoyratlar: Besiri hoyratı, Muçala hoyratı, Mazan hoyratı, Muhalif hoyratı, Ömergele hoyratı ve Kerkük divanı.
Ve 60’a yakın türküleri: Süseni mahmur yakası, o yana dönder meni, altun Hızma, ay havar değirmenci, sen bir yana bir yana, kar etmez ahım, kalk gideğ şeyh bağına gazele, bu bağda dolanırsan, esmerim güzel esmer, ha didev gellem gellem, güzele bak güzele, çakmağı çak çırağı yandırmamışım, güzel yara bak saçları sarı, mektup yazdım yara almadı, ay dolanaydı gün dolanaydı, havışmızda tut var, Beyaz gül kırmızı gül ve diğerleri.
Netice itibarıyla bu sanatçı, ilk ortaya çıkışında beri, iyi bir performans içinde gidişatını belli etmiş, büyük Türkmen sanatçılarla işbirliği yapmış, berâber sahnelere çıkmış, konserler vermiş ve kendini bir Türkmen sanatçısı olarak ispat etmiştir.
Ama ne yazık ki, son yıllarda T.R.T. yetkilileri ve Türkmen halkı, onu ihmâl edip, hâk ettiği ilgiyi göstermemişler ve o da, bu nankörlüğe karşı, şaşkınlık içinde kalmıştır.
Türk Halk Müziğe verdiği sayısız hizmetler, o yolda harcadığı yıllara karşı, T.R.T.’liler, onu hatırlayıp ekranına bir gün dâvet edip, sanat ve bilgisinden istifada etmemişler.
Umarız yetkililer, bu gafletten çıkar ve sanatçımızı hak ettiği yere koyarlar. Son sözümüz, Türkmeneli Televizyona “biraz insaf”.
Necmettin Bayraktar
Kaynak: bizturkmeniz.com