
Hayâtı
Mahmud Celâleddin Paşa, bazı kaynaklarda belirtildiğine göre, 1839, oğlu Aziz Esenbel’e göre, 1840 yılında, İstanbul’un, Vefâ semtinde dünyâya geldi. Dedesi, kadıasker Ziyâ Bey, babası, İstanbul defterdarlarından Mehmed Aziz Bey’dir.
Çorlulu-zâdelerin, tek erkek çocuğu olduğu için, yetişmesine özen gösterildi. Yetenekli bir yaradılışta olduğu, ilkokul sıralarında belli olmuştu. Rüştiye ve Darülmaarif okullarında okuduktan sonra, özel öğretmenlerle yetiştirildi.
Enderûn hocalarından, yakın akrabası olan Şakir Efendi’den, Arapça, yabancı öğretmenlerden de, Fransızca öğrendi. Memuriyet hayâtına, onyedi yaşında, Bab-ı Âli’de, “Kâtip Muavini”olarak başladı.
Bilgi ve çalışkanlığı nedeni ile, kısa süre sonra, esas kadroya geçirildi. El yazısı çok güzel olduğu için, en ciddî yazılar, Mahmud Celâleddin’e yazdırılır, güzel yüzlü bir kimse olduğundan, “Güzel Mahmud” diye anılırmış.
Bir gün, resmi bir yazının imzalanması için, Sadrazam Âli Paşa’ya gittiğinde, paşanın dikkatini çekerek, “Meclis-i Vâlâ Mazbata Odası” kâtipliğine atandı ve burada baş kâtipliğe kadar yükseldi.
1867 yılında, Âli Paşa ile Girit adasına gitti, çalışkanlılığı ve düzenliliği ile, paşanın güvenini kazanarak “Mühürdar” oldu.
Sultan Abdülhamid’in tahta çıkışından sonra, Bab-ı Âli’den ayrıldı, o sıralarda, yeni açılmış olan, Şûra-yı Devlet (Danıştay) Tanzimat Dairesi Başkanı oldu. Aynı zamanda, Bab-ı Âli’deki memurlara, “Devletler Hukuku” okutuyordu. Henüz yaşı otuz olduğu halde, devletin önemli kadrolarında görev aldı. Âli Paşa’nın ölümünden sonra, Mahmud Nedim Paşa döneminde, görevinden uzaklaştırıldı.
Yusuf Kâmil Paşa zamanında, görevine geri dönerek, paşa ile Mısır’a gitti ve kırk iki yaşında, “Vezir” lik rütbesi verildi. O yıllarda, Girit ve Sisam adasında karışıklıklar çıkmıştı. Bunları düzenlemek için görevlendirildi ve ikinci kez, Girit’e gitti. Her iki gidişinde de, adadaki dirlik ve düzeni sağlayarak, İstanbul’a dönmüştü. Bu başarısı üzerine, nişanlar almıştır.
1887 yılında, Maliye Nazırlığına getirildi, yedi ay sonra azledildi.
1889 yılında, da Girit’e vali olarak, üçüncü gidişinde ve isyanın bastırılışı sırasında, isyancıların suikastine uğrayarak, başından kurşun yarası aldı. Bu olay üzerine, özel bir gemi ile İstanbul’a getirildi ve bir daha adaya dönmedi.
1891 yılında, Ticaret ve Nafıa Nazırı oldu, kısa bir süre de, Bursa Valiliği yapmıştır. Halil Rıfat Paşa kabinesinde, 1897 yılında, son kez Nafıa Nazırı oldu ve ölünceye kadar bu görevinde kaldı.
“Siyasi Mektep”in kurucusu olan, Mahmud Celâleddin Paşa, meşrutî idareye taraftardı. İçte ve dışta tanınmış bir devlet adamı olarak, yabancı devletlerden de; nişanlar, madalyalar almıştır.
20 Ekim 1899 tarihinde, elli beş yaşındayken, İstanbul’da öldü ve Yahya Efendi mezarlığı’nda toprağa verildi.
Mahmud Celâleddin Paşa, iki kez evlendi. Onsekiz yaşında iken evlendiği ilk eşinden, daha sonra büyükelçi olan, Salih Münir Paşa dünyâya geldi. İkinci eşi, Leylâ Hanım’dan, altı erkek ve bir kız çocuğu oldu. Aslen Kırımlı olan ve Fransa’da öğrenim gören ikinci eşi Leylâ hanım, 1922 yılında ölmüştür.
Şemseddin Ziyâ Bey, Aziz Esenbel, Atıf Esenbel, oğlu, eski büyükelçilerden Melih Esenbel, torunu, Ayşe Vildan Hanım ise, kızıdır. Bulunduğu bütün üst düzeydeki görevlerini, meslek hayâtı boyunca, başarı ile yürüttü. Fuat Paşa, Mütercim Rüştü Paşa, Mahmud Nedim Paşa, Mithat Paşa gibi, ünlü devlet adamları ile çalıştı.
Sultan Aziz ve Sultanhamid dönemlerinin, bütün siyasi olaylarında, etkin bir rol oynadı. Nâzik, duygulu, yakışıklı, yoksullara yardımcı, antika meraklısı, zengin bir kütüphane sâhibi, kültürlü, tutuculuğu sevmeyen, dininin gereklerini yerine getiren, sanat seven ve sanatkârları koruyan bir kişiliği vardı.
Hat sanatı ile de uğraştı, rik’a tarz yazıda ustalığı vardı. Arapça, Farsça ve Fransızca bilirdi. Önceleri Aksaray’da bir konakta oturmakta iken, ölümünden iki yıl önce, Sultan Abdülhamid’in ısrarı ile, burayı sattı. Nişantaşı’nda bir konak yaptırarak, buraya taşındı.
Yaz aylarında, Çubuklu’da, ya da Büyükada’daki yazlığında otururdu. Mûsikîyi, ünlü mûsikîşinas, Dellâlzâde İsmail Efendi‘den öğrendi ve zamanla geniş bir repertuar edindi. Bununla kalmayarak, kişisel çalışmaları ile, bilgisini ilerletti. Çağdaşı olan; Tanbûrî Cemil Bey, Kemençeci Vasilâki, Lemî Atlı ve daha nice değerli sanatkârı, himaye etti ve onlardan yararlandı.
Sesi güzeldi ve temiz bir uslûbla okurdu. Haftanın belli günlerinde, konağı, bu gibi sanatkârlarla dolar, bir konservatuar gibi çalışırdı. Türk Müziği kadar olmasa bile, biraz Batı Müziği ile uğraşmış ve bu sanatı da tanımaya çalışmıştı.
Bir müzik aletini kullanmayan, Mahmud Celâleddin Paşa, geçen yüzyılın yetiştirdiği, önemli bir şarkı bestekârımızdır. Şarkı formundaki eserlerinin güftesinin çoğu, kendisinindir.
Bestecilikte, Hacı Ârif Bey ve Şevki Bey‘in etkileri, izleri sezilir. Beyâti makâmındaki şarkısı, Hacı Ârif Bey’in, Isfahan şarkısının aynı gibidir. Bunun gibi, Hüzzam makâmındaki şarkısında da, yine Hacı Ârif Bey’in uslûb ve edası, kuvvetle hissedilir. Uşşak şarkısında, Şevki Bey‘i hatırlatan bir melodik kuruluş ve karakteri vardır.
Rast makâmındaki şarkısında, Batı’nın üçlü ritminin dinamizmi, apaçık sezilir. Eserlerinden yirmibeş şarkısı, günümüze gelebilmiştir. Şarkılarını besteledikten sonra, aranağmelerini, Kemençeci Vasil‘e yaptırırdı. Şarkı şeklinde yazmış olduğu şiirleri, kendisinden başka bestekârlar tarafından da bestelenmiştir.
Özel gayreti ile, derin hukuk bilgisi edinmiş ve pekçok yasanın tasarısını bizzat hazırlatmıştır. Düzyazıdaki ustalığı, eserlerinden bellidir. Tarihle uğraşarak, değerli eserler yazmıştır.
“Mir’at-ı Hakikat” adındaki tarih kitabı, o dönem açısından önemli bir belgedir. Bundan başka, “Girit Tarihi”, “Şefik-Nâme”, iki cild halinde topladığı şiir ve şarkıları sayılabilir.