
Hayâtı
Mûsikî tarihimizde “Tab’î, Kassâm – Ahdeb-zâde, Müezzin Mustafa, Kassâm-zâde” gibi isimlerle bilinen, Sermüezzin-i Şehryârî Hattat Mustafa Efendi, XVIII. yüzyılın, en tanınmış bestekârlarındandır.
Tab’î Mustafa Efendi, İstanbul – Üsküdar’da doğmuştur. Babası, Üsküdarlı ulemâ’dan Kassâm Ahdeb Ahmed Mustafa Efendi’dir.
Doğum tarihi, kesin olarak bilinmemektedir. Ölüm tarihi hakkında ise, Sicilli Osmanî’de “Asr-ı Mustafa Han-ı Sâlis’de irtihal eyledi” kaydı vardır ki bu tarih, 1757 – 1774 yılları arasına düşmektedir.
Yüksek tahsili ve müzik öğrenimi hakkında, kayıt yoktur.
Sultan 3. Osman döneminde (1754 – 1757), müezzin-i şehryâri olan Tab’î, 1758 yılında Kapıcılar Kâtibi olmuştur. Bu göreve, ağabeyi Kassamzâde Mehmed Kudsî’nin ölümü üzerine getirilmiştir.
Tab’î’nin 3. Ahmed devrinde (1703 – 1730) ve Lâle Devri’nde (1718 – 1730) bestekâr olarak parladığı, bu şöhretini ise, saray müzisyeni olarak, I. Mahmud devrinde (1730 – 1754) devam ettirdiği muhakkaktır.
Tab’î Mustafa Efendi, sülüs ve nesih hattâtı olarak da şöhret kazanmıştır. Hattı Eğrikapılı Ebü’l-Kaasım Hoca Mehmed Râsim Çelebî Efendi’den öğrenmiş, şâir ve nâsir olarak da tanınmıştır.
Şiirlerinde “Tab’î” mâhlâsını kullanmıştır.
1210 H.’de yazılmış ve daha önceki bir mecmuadan kopya edilmiş bir fasıl (güfte) mecmuasında (İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Yıldız Sarayı Yazmaları, no. 336), bir Bûselik-Aşîran Kâr’ın güftesi vardır ki, 65 mısra olmakla berâber, bugün din dışı eserlerde elimizde bulunmayan müstesna uzunlukta bir parça olduğu görülüyor.
Bu çok büyük ve uzun eseri, en geç 1724 yılında yani, Lâle Devri’nin ortasında, 6 bestekâr müştereken bestelemişlerdir: Bekir Ağa (1685 – 1759), Kara İsmail Ağa (? – 1724), sonradan sadrâzam olan Hekimoğlu Ali Paşa (1689 – 1758), İbrâhim Çavuş (? – 174?), Ahmed Çavuş ve bunların en genci olan Tab’î” (Öztuna, s.366). Dügâh faslını ise Şeyhülislâm Es’ad Efendi ile birlikte bestelemişlerdir.
1760’lı yıllarda Galata’daki evinde inzivâya çekildikten sonraki hayâtı hakkında hiçbir bilgi yoktur. Mustakîm-zâde’nin kısaca bilgi verdiği bu terk edilmişliğin sebebi bilinmiyor. Bu inzivâya çekilişten sonra unutulmuş olan Tab’î Mustafa Efendi’nin 1770’li yıllarda öldüğü sanılıyor. Tab’î, Türk müziğinin en büyük ve dikkate değer bestekârlarındandır.
Elimizdeki eserlerdeki edâ ve tavır çok asil, üstâdane ve nağmelerin işlenişi son derece sanatkâranedir. Orijinal ve lirik üslûbuyla, zamanındaki bestekârlar arasında sivrilmiştir. Tüm eserlerinde yüksek bir zevk ve sanat anlayışının, istidadlı ve kültürlü kişiliğin izleri vardır.
“Usûl-makam, makam-güfte ilişkisi kusursuz bir prozodi duygusu ile işlenmiş; makam geçkileri, terennümler üstün bir zevk tezgâhında dokunmuş renk renk, desen desen nadide kumaşlara benzer.
Örneğin, dügâh makâmında bestelediği murabbanın en güzel tarafı, Tab’î’nin dügâh makâmının melodik seyir ve hareketine, belli şartlara ve kaidelere uygun, fakat başkalarına, meselâ, çağdaşı Es’ad Efendi’nin aynı makamdaki beste’sine göre daha orijinal bir anlayış ve karakter getirmiş olmasındandır.” (Rûşen Ferit Kam, İzahlı Müzik Notları’ndan neşreden Özalp, s.184 – 185).
Bestekârın elimizdeki eserleri; 4 saz eseri, 1 kâr, 12 beste, 8 ağır ve 9 yürük semâî olmak üzere, toplam 34 tanedir.
Türk sanat müziğinde, önemli bir kaç husus vardır ki, bunun nedenini yazılı belgeler arasında bulmam mümkün olamadı. Bir kaç yüz yılı tararsak, genelde bestekârlar kullandıkları entrumanlarla adlandırılmakta.
Tanbûrî Cemil bey, Kemençeci Vasilaki, Klarnet Ramazan, Kemani Rıza efendi, Kemani Bülbül Salih Efendi, Kemani Serkis Efendi, Kemani Tatyos Efendi, Kemençeci Nikolaki, Lavtacı Andon, Lavtacı Civan Ağa, Lavtacı Hristo, Lavtacı Ovrik, Tanbûrî Ali Efendi, Tanbûrî Mustafa Çavuş, Tanbûrî İsmet Ağa, Tanbûrî Büyük Osman Bey, Santuri Ethem Efendi ve Udi Nevres gibi, bestekârlar kullandıkları enstrumanlarla namlanmışlar.
Beste yapmak için, mutlaka enstruman çalmak gerekmediği halde, bu bestekârlar, hem sazende hem bestekâr olarak bilinmektedir. Bu enstrumanların içinde, bir tanesi alışılmamış bir müsiki aletidir.
Klarnet. 1870’li senelerde dünyâya geldiği tahmin edilen Klarnet İbrâhim Efendi, çok güzel icrâa ettiği klarnetin, klâsik Türk Mûsikîsinde sazların içinde yer almasında ısrarcı olup, bu konuda sebat etmesinin neticesinde, bu gün, klarnetin yerleşmesinde önemli katkılarının olduğunu görmekteyiz.
Kimi zaman geçiş taksimlerinde klarnetin kıvrak sesi, dinleyenleri yoğun etkiler. Türk sanat müziğinde sazlar içinde bir saz vardır ki, bu saz bütün sazlara ritim verir. Bu saz, bir eserin çalınmasında önemli yer işgal eder hatta, onun vuruşu ile eser başlar. Bu önemli saz, Darbukadır. Darbuka çalıpta bestekâr olan ve Bestekâr “Darbukacı …”’ namlı bir sanatcı bulmak imkânsız olduğunu düşünmekteyim.
Bestekârlar yalnız çaldıkları entrumanlarla anılmamakta, başka lâkâbları olan bestekârlar da bulunmakta. Sol elini kullandığı için Yesâri adını alan bestekâr olduğu gibi, ablasının adı olan “Nasibin” adı, kendi adının önünde anılan bestekâr vardır.
Bu lâkâblar, müzik cümbüşün içinde zenginliğin işaretidir. Bu lâkâbların için bir tanesi vardır, onun nedenini bulmak için çok araştırmam neticesinde, ellerimin boş çıkmasına da, üzülmedim desem yalan olur.
Bu isim ise, Tab’î Mustafa Efendi. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, yaşadığı dönem Sultan III. Osman’ın üç yıllık Saltanatında, sesinin güzel olmasından, 1754 – 1757 yılları arasında, Müezzin-i Şehri-yari görevini yaptığı, Osmanlı kayıtlarında bulunmaktadır.
1758 senesinde, Kapıcılar Kâtibi görevine, bu görevi yürüten ağabeyi Mehmet Kudsi’nin vefâtı sonrasında atanmıştır. III. Ahmet zamanında, Lâle Devri döneminde, besteleri ile ün yapmış değerli bir bestekâr olan Tab-i Mustafa Efendi, I. Mahmud dönemindede saray müzisyeni olarak çalıştığı bilinir.
Sarayda aynı zamanda güzel yazı yazma sanatını icrâa etmesi ilede ünlenen Mustafa Efendi nin lâkâbı, hattatlık kabiliyetinden geldiği ve ihtimâl Tab-i Mustafa Efendi adı ile anılmasının nedeni olabilir diye düşünmekteyim.
Tab’î Mustafa Efendi’nin eserlerinden günümüze kadar gelen bir kısmı İstanbul Üniversitesi kütüphanesinde bulunmaktadır. 1760’lı senelerde görevini bırakıp evinde inzivâya çekildiği söylenir. Son bestelerinden bir tanesi, geçirdiği saray hayâtını özleyen bir hayâl dünyâsını yansıtır.
Rûşen Ferit Kam hocamız, bizlere Tab’î Mustafa Efendi’yi anlatırken gözlerini kısar, başka dünyâyı seyreder gibi uzaklara dalar gider, onun bestelerini yaşardı.
Bende de, Mustafa Efendi’nin bir şarkısı, derin izler bırakmıştı. Tab’î Mustafa Efendi’nin bu bestelediği bu yürük semaînin, güftekarı bilinmemekle birlikte, Yürük semai usulünde ve Bayati makâmındadır: Gül yüzlülerin şevkine gel, nuş edelim mey
Metin Atamer