Avni Anıl

Türk sanat müziği bestekârlarımızdan Avni Anıl'ın; hayâtı, sitemdeki bestelerinin bütün bilgileri ve video yorumları.

Avni Anıl

Hayatı

Avni Anıl, 23 Nisan 1928 tarihinde, dünyâya geldi. Doğum tarihiyle ilgili, Ümit Yaşar Oğuzcan‘ın esprili bir yazısı vardır.

Akbaba dergisinde, “Tanıştığımıza Memnun Oldum” diye bir köşe yazısında: Avni Anıl’ın boyunun kısalığını, 23 Nisan çocuk bayramında doğumuna verirler. Oysa bu yanlıştır. Sonraki yıllarda tanışacağımız için, ben mahcup olmayayım diye, kısa kalmıştır.”

Bulgaristan’ın Varna kentinden, Türkiye’ye gelmiş ve Edirne’ye yerleşmiş olan âilesi, daha sonra Biga’nın, Kozçeşme nahiyesine göç etmişler.

Eşi Mine ile, 45 yıllık evliliğinden, iki kızı ve keman virtüözü olan Ezgi Anıl adında bir oğlu vardır. Kızkardeşi Berhayât Anıl, konservatuar mezunuydu ve radyodan emekli oldu.

Avni Anıl’ın çocukluğu, Üsküdar’da geçti. 1942 yılında, Paşakapısı ortaokulunu bitirdi. Haydarpaşa lisesine kaydını yaptırdı. Ara vermek zorunda kaldığı lise eğitimimi, 1966 yılında açılan, olgunluk sınavı sonucunda tamamladı. 1949 yılında, askerlik görevine İstanbul’da başladı.

1952 yılında, babasının karasarılık hastalığına yakalanmasından sonra, âile bütçesine katkıda bulunmak için, polislik sınavlarına girdi. Sınavı birincilikle kazandı ve görev yeri, İzmir Fuarı oldu.

Daha sonra, Ankara Polis Okulunda eğitimini tamamlıyarak, İstanbul’a döndü ve ilk ataması, Adana Emniyet Müdürlüğü oldu. Polislik mesleğini bırakarak, İstanbul Radyosu’nda çalışmaya başladı. Konya Selçuk Üniversitesinin, fahri doktoruk ünavanı ile onurlandırıldı.

Avni Anıl hayâtını anlatıyor

avni anil'in hayat�

Avni Anıl, çocukluk yıllarında, Üsküdar halkevinde başladı. O zamanlar, Ord. Prof. Reşat Kaynar, Üsküdar halkevinin başkanıydı. Müziğin ilk öğelerini, Üsküdar halkevinde öğrendi.

1943 – 1946 yılları arasında, Cumartesi Pazar günleri müzik öğretmeni Kemâl Beyle, Çamlıca Kısıklı’daki âile çay bahçesinde program yapıyorlardı. Öğretmeni, akordeon, Hacettepe Üniversitesinden emekli olan Orhan Andaç, piyano ve Avni Anıl da, bateri çalıyordu.

1950 yılında, Üsküdar Mûsikî Cemiyeti’nde Emin Ongan‘la tanıştı ve ders almaya başladı. Orada 7 yıl süreyle, Türk müziğinin ne olduğunu öğrendi. Beste, şarkı formu ve günün şarkılarını, meşk yoluyla öğrendi.

İlk beste denemelerine, Üsküdar Mûsikî Derneği’nde başladı. Ârif Sâmi Toker vasıtasıyla, notalarını Emin Ongan‘a götürdü. Emin Ongan, notaları inceledikten sonra “Aman Avni, bunlar ne güzel şeyler” dedi.

Avni Anıl, Hüzzam makâmındaki, “Ağla çeşmem eski lezzet kalmamış” adlı bestesini, Adana’da polisken yaptı. Adana’da polislik yaptığı dönemde Nevzat Atlığ, İstanbul Radyosuna çağırdı. Avni Anıl bu gelişmeleri şöyle anlatıyor: “T.R.T. kurumu henüz yoktu. Ankara, İstanbul, İzmir Radyoları vardı. İstanbul Radyosunun müdürü Mesud Cemil‘di ve Nevzat Atlığ‘da onun muaviniydi.

Üsküdar müzik cemiyetindeki arkadaşlarım; Ârif Sâmi Toker, ney üstadı Niyazi Sayın, kemençe üstadı Cüneyd Orhon (1943 yılında, polis enstitüsünü bitiren ve emniyet amiri olarak emekli olan İbrâhim Hilmi Orhon’un oğludur) radyoya girmişler, benim için de “ne işi var onun emniyette” diye radyo yetkililerine söylemişler.

Bunu duyan Enstitü hocamız Kemâl Kestelli, tepki göstermiş, benim ertesi yıl Polis Enstitüsünün yüksek bölümüne gidebileceğimi söylemiş. O zaman, Enstitüde iki yıl daha okunup ,komiser, müdür olunuyordu. Öte yandan Haşim Aytural, beni arayarak Kriminoloji eğitimi için, Almanya’ya gideceğimi bildirdi. Ama bunlardan hiç biri olmadı.

Gönlümü emniyette bırakıp, mûsikîye gittim. İki yıllık polislik serüvenim sona erdi. 1954 yılında kadrom, Başbakanlık Basın Yayın Umum Müdürlüğüne aktarıldı.”

1972 yılında, İzmir Radyosu’nda 10 yıl süre ile müzik yayın şefliği yaptı. 1982 yılında, İzmir Radyosu’ndan emekliye ayrıldı. 1990 yılında, Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü, Devlet Türk Sanat Müziği topluluklarının, sınavlarını yapmak için Uzman Sanatçı kadrosu ile, yeniden memurluğa başladı.

1993 yılına kadar, Elazığ, Diyarbakır, Samsun, Konya ve Bursa’da, koroların kurulması çalışmalarında bulundu. 1955 yılında, Akşam gazetesinde “Türk Müziği ve Radyolarımız” diye yazılar yazdı. Münir Nurettin, Sâdettin Kaynak gibi ünlü müzisyenlerle röportaj yaptı. Bedii Faik’in, Dünyâ gazetesinde 7 yıl çalıştı.

1967 yılında, tek tip nota yayınlamaya başladı. Popüler şarkıların notalarını, piyasaya yayınlayıp, satmaya başladı. 1969 yılında, “Mûsikî ve Nota” adlı dergiyi çıkardı. 36 sayı ve üç cilt olarak yayımlandı.

Emekli olduktan sonra, 1983 yılında, Alsancak’ta Avni Anıl Yayınevi’ni kurdu. Önceki yıllarda yayımlanan, “Mûsikî ve Nota” dergisini, bu defa Yeni Dizi Sayı 1 diyerek yeniden çıkarmaya başladı.

Ayrıca, “Anılar ve Belgelerle Mûsikîmiz”, “Bestecilerimizden Ezgiler” adlı nota fasikülleri kitaplarını yayınladı. Mûsikîmizden Portreler isimli belgeseli ile, televizyona başladı. Radyolarada “Sazdan Söze” ve “Dizelerden Ezgi Bahçesine” isimli programlara imza attı.

Avni Anıl adına:

  • Doğduğu ve büyüdüğü Üsküdar Selimiye Eczane sokağına, “Avni Anıl Sokağı” adı verildi.
  • Edirne’de, “Avni Anıl Repertuar Salonu” açıldı.
  • Samsun’da, Emniyet Müdürü Tekin Akın tarafından, “Avni Anıl Eğitim ve Sanat Merkezi” açıldı.
  • 23 Aralık 2006 tarihinde, Beyoğlu Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde, 55. sanat yılını kutladı. Programda, Yıldırım Bekçi ve İbrâhim Köker, Avni Anıl’ın sevilen eserlerini seslendirdi. Ünlü yorumcu İnci Çayırlı, konuk sanatçı olarak katıldı.
Avni Anıl besteleri

Dr. Ayhan Sarı İle, Avni Anıl’ın Görüşmesi – Üçkuyular / İzmir (28 Mart 1998)

Dr. Ayhan Sarı: Besteci kimliğinizin oluşmasındaki etkenlerden sözeder misiniz?

– 1943 yıllarında, güzel bir meşk grubumuz vardı. Ben, Metin Eryürek, Rahmetli Muzaffer, Şehir Tiyatrosu Müdürü Mehmed Abut, Prof. Orhan Andaç. Bize Amatör müzikçiler derlerdi.

Çıkan yeni bir şarkıyı, ikinci günü, adetâ aynısını hemen geçerdik. Bunları, radyodan veya taş plaktan dinledikten sonra okurduk.

Bu devirde, Üsküdar Halk evinde müzikli oyunlar koyduk sahneye. Sonra daha bir şeyler yapmak istedik. O zaman tek okulumuz, Üsküdar Mûsikî Cemiyeti. Beni Emin Ongan hoca’ya götürdüler. Ben orada Türk müziğini öğrendim. Sene, 1945 sonları.

Emin Ongan bizi imtihan etti ve hiç unutmuyorum, Niyazi Sayın ve Cüneyd Orhon ile birlikte, Üsküdar Toptaşı’ndaki binada, haftada 2 – 3, bâzen 4 gün, Emin Ongan hoca ve ud‘uyla, Türk Müziğini içimize sindirdik.

Ben o zamanlarda, bestelerin, geçmiş dönemde nasıl yapıldığını merak ederdim. Dede Efendi, küçük mücenneb’i biliyor muydu? Donanıma koyar mıydı? Hacı Arif Bey, Kürdilihicazkar makâmını yaparken, si-mi-la bemollerini düşündü mü? Hayır, bilmiyordu ki, donanıma koysun.

Yani, işin bilimselliği, Rauf Yekta, Sabahattin Ezgi, Hüseyin Sadeddin Arel ve tasnif heyeti ile başlar. Emin Ongan hocama sordum da, o da böyle dudaklarını bükerek güldü. “Yok, çocuğum, bunlar, hoca öğrenciliği meşk yoluyla yapmış, yüce Allah’ın konservatuarını bitirmiş insanlar onlar” dedi. Dede ve Hacı Arif Bey‘leri kastederek, ben Sâdettin Kaynak‘a sordum “Ben hiçbir zaman, elime nota kağıdını alıp, beste yapmadım” dedi.

Sâdettin Kaynak hoca da, son yıllarında ufak ufak nota yazmaya başlamıştı. Özellikle film müziklerini, Vecdi Bingöl‘ün güftelerini, süresi içerisine koyup, yabancı filmdeki şarkıcının, kendi diliyle söylediğini, Türkçe güfteye uydurup, bir adaptasyon yapıyor.

Bunları da, Sâdi Işılay notaya alıyor. “Bunlar nasıl oluyor, nasıl yapılıyor” diye kafama takılırdı. Sonra, Ârif Sâmi Toker (Lemî Atlı‘dan da yararlanmış) çok sağlamdır. Lemî Atlı beste yaparken, notayı mı düşünmüş? Ben bu beste işini, kafama iyice sardım. Nasıl oluyor diye. Sonra Dr. Cahit Öney’in bir güftesi içime sinmişti.

Güfteyi içimden müzikli olarak, sürekli okuyordum. Bir gün, Ârif Sâmi Toker‘e teneffüste, ilk şarkımın zeminini okudum, “çok güzel” dedi. Cüneyt Orhon, Niyazi Sayın da “güzel” deyince, hem şaşırdım hem de hoşuma gitti.

Sonra elime sâhibini bilmediğim bir güfte geçti (böyle tek şarkımdır benim, güftesi sâhipsiz olan) Rast “Sordular mecnuna” diye başlar. 1950 yılı sonlarında, Polis Koleji için Ankara’daydım. Necdet Varol, Cüneyd Orhon, Ekrem Güyer, Selahattin İnal, Ferid Sıdal da, radyoya yeni girmişler. Akşamları birlikte oturuyoruz. O zaman bir insanın bestesini, “yaptım” diye çıkarması çok zor.

Sâdettin Kaynak‘ın, Selahattin Pınar‘ın vs. yanında, “ben de beste yaptım” demek, bugünkü kadar kolay değil, o zamanlar. Toplanıyoruz, Fehmi Tokay, Cevdet Kozanoğlu da var. Necdet Varol, “Sordular mecnuna”yı nota’ya almak istedi. Bu, ilk notaya alınan şarkımdır. Bu şarkıyı radyoda Necdet Varol; Rûşen Ferit Kam, Hayri Tumer ve C. Kozanoğlu’na gösteriyor.

Çok beğeniliyor. Ertesi hafta, bu şarkıyı ilk defa Ankara radyosundan dinledim. Yıl 1950 sonu, 1951 filan. Bu, benim bestecilik hayâtımın başında, bir kamçılama oldu.

Benim bu işin bilimselliğine, ne zamanım vardı ne de, konservatuar vardı. Şekip Ayhan Özışık, Selahattin İnal konuşurken falan, ben bir – iki şarkı daha yaptım. İstanbul’a dönmüştük. Harem’de, “Dil şad olacak diye” şarkısını yaptım. 1953 – 1954 Alâeddin Yavaşca bu şarkımı yakaladı. Yeni tanıştık. Ben de, Radyo Alemi ve Yelpaze dergilerine yazılarımı yazmaya başlamışım.

Sanatçılarla, daha bir sarmaş dolaş olduk. 1955 yılında, İstanbul Radyosunda haberler servisi redaktörlüğüne, gazeteci olarak kadrolandım. Bu arada Akşam Gazetesi’ne de yazıyorum. “Radyolarımız ve Mûsikîmiz” diye. O zaman, T.R.T. yok.

Başbakanlık, Basın Yayın Umum Müdürlüğü, İstanbul Radyo Müdürlüğü, Niyazi Sayın, radyoda, Ârif Sâmi Toker, kütüphâne’de, Sâdun Aksüt Müzik yayınlarında repertuara, Üsküdar Mûsikî cemiyetindeki, benden sonraki arkadaşlarım; Cahid Peksayar, Akagündüz ve Ekrem Erdoğru. Yâni ben artık iyice, Radyo ve Müzik câmiasına girmiştim.

Ben eserimi, kafamda bitirmeden, yazıya dökmem. Güfte anlamı ile, ezgi anlamının, aynı olmasına özen gösteririm. Söz coşkulu ise, müzik de coşkulu, söz haykırıyorsa, müzikte haykıracak vs. Şarkımın tamamını bitirmeden, değil notasını, kasede bile okumam. Bu benim, ortalama olarak 6 – 7 ayımı alır. Yılda 2, en fazla 3 şarkı yapabiliyorum.

İşte şarkı, kafamda bittikten sonra, işin yazıya dökme kısmı geliyor. Prozodi, cümle eşitliği, zemin, nakarat ve meyan ölçülerinde, bâzen fazlalık-eksiklik olabilir. O zaman, yine prozodiyi çok dikkate alarak, kendi imzamdan hiç fedâkârlık etmeden, ödün vermeden, gönül yoluyla bilimselliği birleştiriyorum.

Diyelim ki zemin, 8 ölçüye çok yakışmış, ama nakaratta, bir ölçü fazlamız var. Bakıyorum matematik olarak, bir aksama var. Orası 8, burası 9, meyan 7, işte o zaman, çok fazla zorluk çekmiyorum artık. Hangisi güzelse, o ölçü sayısını temel alıyorum. 9′a karar vermişsem, 7′yi ve 8′i prozodiye çok önem vererek, 9′a tamamlıyorum.

Ondan sonra, artık “tamam” diyorum. Notamın 4 – 5 ayrı yayımı çıkmasın diye, çok iyi nota yazan bir arkadaşımı çağırıyorum. Örneğin, Alaeddin Şensoy, “gel oğlum” derdim veya Ümit Mutlu.

1997 yılında, tek şarkı yapabildim ve üç gün, Ümit Mutlu’nun kafasına ekşidim onun muayenehânesinde (İzmir). Ben ömrüm oldukça, bu yolu değiştirmeyeceğim. Neden? İstanbul radyosunda oturuyorum bir gün kantinde. Muzaffer Birtan ve Selahattin Pınar geldi. Selahattin Pınar’ın, bir hicaz şarkısı var elimde.

Muzaffer Birtan, Selahattin Pınar’a “Hocam, hicaz şarkının iki ayrı notası var kütüphânede” Selahattin Pınar da, “Yorum adı altında, eser bozuluyor. Ben sana, kendi ağzımdan okuyayım, sen de ona göre yaz” dedi. Okudu, o da yazdı. Ve böylece, üçüncü versiyon nota doğmuş oldu. Anlatabildim mi?

Yüzyıllar öncesinden bu yana, kalıcılık şansını yakalamış, oturmuş bestecilerimizin, kendi imzamla devamı sayıyorum, kendimi. Bunu rahatça söyleyebilirim. Artık, yılda bir besteye indim. Daha uzun süre, şarkılar yapmak istiyorum. Alışılmışın dışına. Ama sistemine katiyyen dokunmadan.

Avni Anıl şarkıları

– Sizi diğer Türk sanat müziği bestecilerinden ayıran, sizin söyleyebileceğiniz fark nedir?

– Valla, İmzam ortada diyorlar. Bu imza, Allanın lütfü, ihsanı bir vasıftır. Başka bir târifi yok.

Bana dünyâyı verseniz, benim gönlümü alamadığı, beni bir yerlere götürecek şartları taşımayan bir şiiri, bana besteletemezsiniz. 20 – 30 değil, bin şiiri alıyorum. İçinden bulabilirsem, ne alâ. 1997 yılında, en az bin şiir geldi bana. Kitapları da karıştırdım.

En son, gene rahmetli Ümit Yaşar Oğuzcan‘ın kitabında “Yahu ben bunu nasıl atlamışım” dedim ve Bu nasıl sevgi böyle’yi yaptım. Ben nota düşünmem, müziği düşünürüm. Usullerimde, katiyyen bir aksaklık bulamazsınız.

Ayrıca, usul ve ezgi kullanımım, artık konservatuarda ders olarak okutuluyor. Ben, çok kolay görülen bir semai usulünü, çeşitli mertebelerde, çeşitli biçimde kullanıyorum.

Bırakma elerimi, Ağla gitar” gibi şarkılarımdaki, semaiye bir bakın. Bir konservatuar bitirsen, teorisyen olursun, öğretmen, icrâcı olursun, ama bir besteci olacaksan, Allah’ın konservatuarından mezun olman şart.

Arel der ki: “Ben beste nasıl yapılır, öğretirim. Ama onu, besteci yapar” Sadi Işılay bile, “Ben teorisyenim, yaptığım besteleri yazarım, ama Fehmi Tokay bestecidir” der. Ahmet Rasim‘i, Tatyos Efendi tespit etmiştir. Fehmi Tokay‘ı, Nevzat Atlığ, Cüneyt Orhon, Necdet Varol tespit etmiştir. Yâni, notaya almıştır.

Benim besteciliğim, klasik, neoklâsik asarın kalıcı olmuşlarının bir devamı olduğunu, tevazuuyu bir tarafa bırakıp, rahatça söyleyebilirim. Bunu, ilk defa da sana söylüyorum. Ve ben daha bugün, bu yıl, elime bir güfte almadım. O şartlar içinde değilim.

Bildiğin gibi, konservatuarlar kuruyorum, Devlet Korolarına gidiyorum, dernekleri ziyâret ediyorum, müzik evleri açtırıyorum. Bu işin, bunlara ihtiyacı var. Yeteneklerim, bilimsel unsurlarla da birleştirip, oluşan icrâcı ve besteciler, bu işi çok daha güzel götüreceklerdir.

Bugünkü yozlaşma dediğimiz olaylar, dünyânın her yerinde vardır. Hepsi gelecektir, geçecektir, ama yine, yenileri gelecektir. Bugünkü gençlere, ille de Lemî Atlı oku diye, bir zorlama yapılamaz.

– Piyasa müziği, Türk sanat müziğini etkilemiş midir?

– Piyasa müziği diye bir müzik, ben bilmiyorum. Eğer dediğiniz, gazinolarda icrâ edilen müzikse, Sadi Işılay‘lar, Yorgo Bacanos‘lar, Hakkı Derman‘lar, daha niceleri çalıştı buralarda. Bugünün, fotoğraf olarak sakladığımız insanları, bu işin bilimselliğini çok iyi bilen insanlar mıydı? Müzeyyen Senar ve Hamiyet Yüceses‘ler.

Ben, hiçbir zaman, elimizdeki güfteyi, şu makamdan yapacağım diye düşünmedim. Piyasa müziği diye bir müzik tanımıyorum. Müzik, müziktir. Güzeli vardır, çirkini vardır. Ucuzu vardır, hafifi vardır, kalıcı olanı, gidici olanı vardır. Tek işaret, eserin kalıcı olmasıdır.

– 1950 yılından sonra, prozodi kurallarında bir değişiklik oldu mu?

– Oldu tabi. En son, ısrarla açık ve kapalı yani, kısa ve uzun hecelerin, mutlaka uygulanması gerekliliğini, bir kural olarak, ısrarla ortaya koymaları, bence yanlıştır. Neden yanlış? Prozodiyi, iki anlamda düşüneceksin; kısa – uzun, açık – kapalı ve yorumu ile genel matematiğe, halel getirmeden açığı, biraz daha uzun, kapalıyı, biraz daha kısa kullanmakta da, hiçbir sakınca yoktur.

Zâten bu kuralı ortaya atanlar da diyorlar ki “bunu kuraldışı yapabilirler, makbuldür”. Yâni, çâresizlik ifâde eden “boşuna” kelimesini “bo-şu-na” üç açık hece, üç açığı, kuralcı olarak kısa kullanırsan, marş gibi olur. Ama, bir iki hecesini uzatır, göy göy yaparsan, bu da olmaz. Ama başındaki “-na” hecesini, “ötesinde”kinin sondaki, açık “de” hecesini, öteye atabiliyorsan, o açık heceyi, istediğin gibi kullanabilirsin.

Kurala tabi olursan, benim hüzzam şarkımadaki “ö-te-sin-de” açık, açık, kapalı, açık, kuralı olursam “-sin’i” uzatmam lâzım. Ama olmaz. Sıcak olmaz. Ben, “de” hecesini uzatırım. “Ayrılık ümitlerin ötesinde” şarkımda olduğu gibi. Bu benim, genel matematiğimi de bu “anlam prozodisi” dediğim olayı da, bal gibi, dört dörtlük yerine oturtmuş olurum.

“M ve n” ile biten heceler, “mmm” “nnnn” diye uzatılıyor?

– Bunlar, yorum adı altında yapılıyor. Bu yanlış. Vurguları gereksiz, atmak, glisandoları, lüzumsuz kullanmak, olmadık yerde, avaz avaz bağırmak, bunlar yorumun değil. Sanatta iki unsur, çok zararlı.

Bağnazlık, ahkam kesici, çok bilmiş, “ben böyle de yaparım” serbestim, demek de, yanlış. Sistem var. Sistemin içerisinde, kendi imzamı koyarak çıkan şey, zâten eserdir. Ben zemini 2, meyanı 4, nakaratı 8 yaparım” bu yanlıştır. Olmaz öyle şey.

1950′ler, Türkiye’nin kendini bulmaya başladığı dönem…

– Cumhuriyet dönemi, Lemî Atlı‘yla başlar. 1945 yılında ölmüştür. Sonra; Suphi Ziyâ Özbekkan, Selahattin Pınar, Sâdettin Kaynak, Osman Nihad Akın, Şerif İçli, Fehmi Tokay, Sadi Hoşses, Muzaffer İlkar, ondan sonra; Selahattin İnal, Alâeddin Yavaşca, Şekip Ayhan Özışık, Yusuf Nalkesen ve ben, bir devreyi oluşturuyoruz.

Sizden sonra gelecek olanlar?

– Şu anda ben, ümitlerini veriyorum, birisini dinliyorum bestesini, bir bakıyorum, ümitlerim kırılıveriyor. Diyorum ki “hah, bu kendi imzasıyla bir şey yaptı, ama daha sonra bakıyorum, o çocuk, bir yarışa giriyor. “Ben bu şarkıyı şöyle yayarsam, falancaya okutursam, kasete de alınırsa, ben köşeyi döndüm” bu hesaba girenler, bu işi yapamaz.

Bugün, benim kuşak bestecilerinin eserlerinin, çok geride kalmış gibi bir görüntü var. Gibi de değil, öyle. Neden? Özel radyo ve televizyonların oluşmasından sonra, bir patlama, yani, bizi hep ihmâl ettiler, bu işi biz de yaparız diyenlerin, patlamasıdır bu. Medya, kendi bilir ne yapacağını, ne yaparsa yapsın da, ama, bir yanlış yapıyor “Halk bunu istiyor” diye.

Bugün Türk sanat müziğinin, Türk halk müziğinin kral ve kraliçeleri kimler medya’da? İsim vermiyorum. O zamanlar, bütün plakçılar; benim, Şekip’in (Ayhan Özışık), Yusuf’un (Nalkesen), Sadi Ağabey’in (Hoşses), Muzaffer (Birtan)‘ın peşindeydi. Nesrin Sipâhi‘ler, Münir Nureddin‘de, Mediha Demirkıran, Zeki Müren, Alâeddin Yavaşca, Bekir Sıdkı Sezgin hep bizi okudular.

Ama şu son 15 yıldır, artık beni kimse arayıp da (diğerlerini de aramıyorlar) şarkı istemiyor. Ha, bunlar artık beste yapmıyor mu? Yapıyoruz biz ama, talep yok. Radyo sanatçıları bile, konservatuardan yetişmiş çocukların bile, ne bileyim pop okuyorlar veya bir değişik, sistem dışı da diyemiyeceğim bir müzik ama, Türk müziği değil o. Yapıyorlar bir şeyler. Nostalji kasetleri falan.

Bugün Türk müziği Yıldızları dediklerine, bir Lemî Atlı okutun da göreyim. Okuyamazlar. Onların volümleri, tınıları, tarzları artık, bir başka türlü, ve halk bunu istiyor diye, bir yanlış empoze ediliyor halka. Yâni halk, şartlandırılıyor. Ama üniversite, Radyo, Dernek, Cemiyet, Devlet korolarında, gene biz varız. Toplumun büyük bir kesiminde, bize büyük bir özlem var.

Siz, yılın büyük bir kısmını, Türkiye’nin her yerinde ve yurtdışından konser katılımlarıyla geçiriyorsunuz.

– Evet, onlara bir kıvılcım atmak, gerçeğin ne olduğunu öğretmek. Ama, gerçekten yapılanları, küçümsemeden. Onlara, hücum etmeden. Çünkü hücum ettin mi, bunu beklerler, “bizi kıskanıyor bu adam” derler. Ben, T.R.T.’de “sazdan söze” programı yaptım. Orada, pop şarkılarına da yer verdim.

Onları dinlemeye gelenler, bizi, bizi dinlemeye gelenler, onları gördüler. Sanatı kısıtlamayla, yasaklamayla, bir yere varılmaz. Ben T.R.T.’nin yerinde olsam, radyo sanatçılarının, özel radyo ve televizyonlarda müzik yapmalarını serbest bırakırım, sahneye çıkmalarına, izin veririm. Böylece, iki şarkıyı ezberleyip, kılık kıyafet, ışık ve bazı yapay lanselerle, reklamlarla onları, Türk müziğinin yıldızı haline getirmem. O zaman, zâten dinleyici farkı anlar.

Bugün, Türk sanat müziğinden, para kazanmak mümkün mü?

– Gerçek Türk sanat müziği, üretim ve icrâsından para kazanmak mümkün değil tabii. Ama bunu, para kazanmak için yapmak, zâten yanlış. Ekonomisini düşünmemek lâzım. Onların şarkısına, biraz Hint, biraz Çin, biraz İtalyan napoliten, Fransız Chonson Kırıntılarla oluşturup da ortaya koyarsan, para kazanırsın.

Ama, bestecilik değil o, bir montaj sanayii. Bunlar şirket olarak çalışıyorlar, adetâ bir fabrika. Şâirleri, icrâcıları melodileri, her şeyi hazır bunların. Son yıllarda, erkek sesi olarak bir Ahmet Özhan vardı. Güzel LP’ler, 45Tikler yaptı. Ben, Bekir Sıdkı Sezgin gibi rahmetli değere, benim zorumla bir LP ile iki 45′lik yaptırabildim.

Onlar şimdi, arşiv için aranan değerler haline gelmiştir. Yâni bizim çalışma biçimlerimiz, biz yaşarken, tarihi değer olmuştur. Bunun dönüşü çok zordur. Üniversitelerimizde, fakültelerimizde, Türk sanat müziği koroları var. Bu müziği seven, gençlerimiz de var buralarda. Ama Devlet, Kültür Bakanlığı, fiyasko vermiştir.

Bizim hayâl edemediğimiz güzellikleri, koroları, yok etmiştir. Elazığ, Edirne, Diyarbakır, Samsun vs. hepsinin tabelaları kaldı. Politika girdi mi, biter. Ben ne zaman, ki birkaç milletvekilini, korodaki sanatçılarla, onların işleriyle tâkipte gördüm “gitti bu iş” dedim.

Bugün, neyin, Türk sanat müziği olduğunu belirlemek, mümkün mü?

– Tabii, benim şarkılarım, Türk sanat müziğidir. Alâeddin Yavaşca, Erol Sayan, Selahaddin İçli de Türk sanat müziğidir. Biz yapıyoruz. Ama, okumuyorlar. Canları isterse canım. Ben, hiçbir zaman, bunların peşinde koşmadım. Bana daire verenler oldu, “Şu güfteyi bestele” diye. 10 bin güfte var, seçemiyorum, beni bir yerlere götürmüyor.

Ama bakarsın, yarın sokakta çocuğun biri, elime bir güfte tutuşturur, o beni bir yere götürüverir, belli olmaz. Bekir Sıtkı Erdoğan iyi şâir değil mi? Bir güftesini, besteleyebildim. Ne yapayım, ancak biri beni bir yere götürdü. “Bir yar sevdim etekleri yeldirme”

Türk sanat müziğinde, çalgılara orkestralama yapılabilir mi?

– 1997 Erovizyon, bizim şarkı’da, duydum güzelliği ve bu ilk on’a girer dedim. Üçüncü oldu. Orda ney kullanmış. Ne güzel, doğru yerde, doğru kullanmak. Ritim güzel bir, yürük aksak. Kız, güzel bir uşşak yaptı. Üçüncü oldu. Ama bu sene, ondan örnek alıp, önüne gelen; ud koydu, kanun koydu, yerli yersiz, neyler üfürttü. Bu sene hiç ümidim yok.

Siz plaklarınızda gitarı vs. kullandınız.

– Gitarı ben kullanmadım, gitarı, plakçı kullandı. Benim sözümde, güftede “gitar” geçiyor. O ayrı, Ağla Gitar isimli şarkımda, Yurdaer Doğulu gitar çalmış, ufak bir parti, temayı bozmuyor.

Niye “ağla gitar” dediniz. Bir ağla ney, ağla kanun” demediniz?

– Ben demedim, şâir demiş bunu. Rahmetli Refığ Cevat Ulunay makale yaptı. “Ud dururken, gitar nerden çıktı” diye. Onu ben çıkarmadım ki, şâir çıkarmış, ben, şâirin sözcüklerini, ezgiliyorum. Sanıyorum ki güfte seçiminde, benim kadar titiz bir insan gelmemiştir.

Şâirin gitar yerine, sözcük olarak iki heceli bir başka çalgı ismini, örneğin kanun, kullanmasını ister miydiniz?

– Yok, hiç aklıma gelmedi. Ben, içimde nice yılların özlemi var ağla gitar çal gitar. Anlamını düşündüm. Beni, bir yerlere götürdü. Bunun gitarı, kanunu yoktur… Ben yarın, şarkıma falso bulmamak kaydıyla, obualar, piano vs. isterim ama, benim perdemin olmadığı bir piyano değil, olanını isterim. Nihavend eserimde olabilir. Ama bir, hüzzam, bir uşşak, kakafoni olur.

Bugün, Türk sanat müziği kavramda, anlam kayması var mı? Herkes kendine göre bir Türk sanat müziği anlıyor.

– Artık bunu önlemek, çok zor. Gerçeği, anlayan anlayacak. Gerçek Türk sanat müziğini verdiğimiz zaman, o, “işte gerçek Türk sanat müziği bu” dedirtecek, icrâ gruplarına ihtiyacımız var.

Ama toplu, ama solo, var mı şimdi? Yok. Ben akşam, Devlet Korosu (İzmir) Konserine gittim. Genç bir çocuk, Tolga Meriç vardı. Ben, ona bir kaset yaparım, maddi imkânım olsa. Diğer popüler ünlüler gibi satmaz ama, mücâdele lâzım.

Bugün, Türk sanat müziğinin, konser salonlarında yaşayıp, piyasada yaşamadığını belirlemek mümkün mü?

– Tabi, yaşamıyor ama, Türk sanat müziği adı altında program yapıp, gecede 2 – 3 milyon alan bir solis,t benim, Alâeddin Yavaşca‘nın şarkılarını da okuyor gazinoda.

Örneğin Sibel Can, buradaki bir gazinoda Benim “Biraz kül biraz duman” ile girip, “Ağla gitar” ile final yapmış. Ben gitmedim, duydum, çünkü oralarda da isteniyor. Okunuyor, ama ne kadar?

Günümüzde, Türk sanat müziğinin uzantısı nedir?

– Hala T.R.T. radyolarıdır. Devlet koroları da vardır.

Demokrasinin, Türkiye’de gelişmesiyle, Türk sanat müziğinin azalması arasında, bir bağ kurulabilir mi?

– Sen şimdi, müzisyen araştırmacısın, bu işin doktorasını yapıyorsun, bu sistemde yapılan eserlerin, ille de çoksesli olmasını arzuluyor musun? Gerek var mı buna. İyi bir icrâ (saz, ses, yay, mızrap berâberliği), bize yeter.

Hala çalgısını çalamayanlar, yayını çekemeyenler, mızrabı, çalakalem vuranlar var. Müzik, disiplindir. Senfonideki kemanların, bir tanesini bile yanlış görür müsün? Biz de, neden olamıyor? Bu aslında kafa işi, kültür birikimi işi. Bugün, konservatuar da, tam istenen düzeyde değil, konservatuardan mezun olan bile, aynı hatâları tekrarlıyor.

Bak, İzmir Devlet Korosu’nda, birliktelik var. Ben küçük partiler yazıyorum, eserlerimde. Bir ses uzarken, altında ritmik bir melodi vs. gibi.

Makam kullanmada, bir azalma oldu mu?

– Oldu tabi. Ben hiçbir zaman, “Yâhu, bugün 300 makâmın var da, niye şunu kullanmadım” diye bir endişe duymadım. Ben, 17 makâmı kullandım. Sâdettin Kaynak 29 makam, Selâhattin Pınar 7, Fehmi Tokay 3 makam kullanmış, Şekip‘çim (Şekip Ayhan Özişık), yalnız düyek kullanmış. Suç mu bunlar? Sen şarkıya bak. Bunları biz de, maalesef suç diye gösterenler, küçümseyenler var.

Efendim, Şekip’in 100 şarkısı varmış da, hepsi düyekmiş. Sen, bir tane düyek yap da, göreyim seni. “Senede bir gün“, “Unutmadım seni ben” yap da göreyim. Ben, 7 usul kullandım, Selâhattin Pınar 6, Sâdettin Kaynak 5 – 6 usul, Fehmi Tokay‘da, en fazla devr-i hindi usulünü kullanmış. Ben devri hindi kullanmadım. Ben; sofyan, nim sofyan, semai, curcuna (en çok ben kullandım) düyek, aksak gibi 6 usul ve 17 makam kullandım.

Şimdi güfte istedi, hicaz gibidir derler nikrize ama, kafayı eğmeyen, erkeksi bir makamdır o. Bir tane yaptım, “Neden hiç dinmiyor gözyaşların biçare gönlüm“. Ben, o makâmı istemedim. Elimdeki güfte, seçtirdi o makâmı, kendi kendine olur bu makam seçimi. 2 suzidil, 21 nihavend, 19 Kürdili Hicazkar yaptım. Güfteler, onu istemiş.

Hepsini, Kürdili Hicazkar yapardım. Kime ne? Straus’da, hepsini vals yapmış, suç mu bu? Benim müziğimin, 100 küsur ritmi var, 6 – 7 sini kullanmışım. Kar-ı natıklar da yapılmış, ama zamanında. Ben şimdi, Arapça, Farsça sözcüklerle oluşmuş şiir kullanmam. Sanatçı, çağına hitap edecek.

Gelecek çağa kalıp kalmadığı, o belli değil. Türkçe sözler kullanırım ben (ezgiyle söylüyor) “bu nasıl sevgi böyle”, Yetmemiş “bu nasıl” iki defa, “tutku” gene yetmemiş, “bu nasıl özlem”, ne zaman gözlerini görsem, bir çoğalıyorum, bir eksiliyorum”. (2 defa) şiir devam ediyor, “mutluyum, varsın diye” diyor, “al uzattım ellerimi, seni sarsın diye” ellerimi açmışım (ezgiyle okuyor ve ellerini açıyor) ve sonra istiyorum ondan “ceylanını, belki bir gün duyarsın diye çıkmışım bir dağ başına, sana türkü söylüyorum, sana türkü söylüyorum” ben bunları, oturup yazmıyorum arkadaşım, ben bunları, son olarak bitiriyorum.

Ondan sonra, nota tespiti kolay. Edersin, ettirirsin. Önemli olan, oluşma. Bu da, yüce Allah’ın bazı kullarına, ihsanıdır, lütfudur. Şiirde de, böyle bu. Veysel baba, Edebiyat Fakültesi mezunu mu? Yunus, nereyi bitirmiş? Fehmi Tokay, ona nota kağıdı göstererek, kızdırırlardı onu, çok kızardı. “Bu, sonra yazılır” derdi. Oluşmamış bir şeyi, nasıl yazacaksın? Hadi otur, yaz. Sanat bu. Adam, 200 sene önce, tuvale bir sarı renk atmış. Hala çözemiyorlar.

1960′lardan önce kanto, fantezi vardı?

– Fantezi’de maksat, biraz kural dışı hareket etmek, biraz, usulleri yaymak, değişmek, serbest şiirleri, bestelemek, adını “fantezi” koydular. O da, şarkı.

Saz eseri yapmadınız?

– Yapamam ki. Ben, söz müziğinin bestecisiyim. Ayrıca, bu başka konu. Her dizenin arkasına “ey dost, canım, tenenen” ekliyemez miyim? Zor bir iş mi bu. Hacı Arif de Sâdettin Kaynak‘da, Selahattin Pınar‘da eklememiş. Onlar da, söz müziği bestecisi.
İlle de eserimizin başında, bir aranağme olması gerekir mi?
– Hayır efendim.

1930′larda, bir Arap müziği var?

– Arap müziği yok, Türk müziği var. Arap müziği, Türk müziğinin bozulmuşudur. Dik gelen sesleri, yumuşatmış, kendi alışkanlığına göre yazmış, yalnız, büyük berâberlik içinde, orkestraları var. Solo saz yoktur onlarda.

Sizin döneminizi, komple kafamda canlandırıyorum. O dönemde, Avni Anıl’ı, çekip çıkarmaya çalışıyorum. Sâdettin Kaynak, Arap müziği yapmakla suçlandı?

– Hatta, öncüsü olarak gösterildi, yanlış olarak. Onun, “Bir hüzün çöktü yine gönlüme” isimli şarkısını ne yapacağız? Kaynak’ın, iki tip çalışması var. Duygularıyla yaptıkları ve sipariş üzerine yaptıkları var. Onu, ben yapamam. Çok kişi yapamaz.

Filmci ona diyor ki “yedi dakika okumuş Ümmü Gülsüm, bu 7 dakikaya, sen Türkçe şarkı yapacaksın. Vecdi efendi, sen güfteyi yazacaksın. Saadettin efendi, sen bu sürede besteleyeceksin. Müzeyyen hanım, sen de okuyacaksın” demiş. Bu sipariş.

O dönemde, 1950′lerde hafif müzik adapteleri çıkıyor. 2. Dünyâ savaşı sonrası, toplum canlanması var, gençliğin ortaya çıkması var.

– Türkiye’de gençliği, 1970′lere kadar, radyonun kapısından sokmadılar. Bağnaz, yobaz demeyeceğim ama, muhafazakarlığı, biraz sıkı tuttular. Bozulacak korkusuyla. Oraya giremeyen çocuklar tepki gösterdi.

Erkin Koray, “Saçım uzun diye, beni radyoya sokmadılar” dedi. Orhan Gencebay, Nida Tüfekçi‘nin, bağlamacısıydı. Çocuğu hırpaladılar, o da intikam alırcasına, kendi müziğini yaptı. Orhan, iyi müzik bilir.

O dönemde, ufacık sesiyle, teknolojinin de yardımıyla, “Doğmadan ölmüşüm”, “Bir teselli ver”, “Şarabım nerde” falan. Eğitim seviyemiz, belli. Şimdi sen, veresiye şarap almış, kirasını ödeyememiş, çocuklarını doyuramamış insana, gidip de “Münir Nurettin dinle” diyemezsin. Adam, döver seni. Şartlar, eğitim, kültür.

Sizin dönemde, çeşitli Türk müziği akımları var. Suat Sayın, İsmet Nedim var?

– Radyolar, bu çocuklara yer vermedi. İsmet, kalktı gitti Avrupa’ya.

Ordan bir Yıldırım Gürses çıkıyor. Altın mikrofon.

– Biz seçtik, onları, Akşam gazetesinde, Cem Karaca’yı da, biz seçtik. Bunları yadsımamak lâzım. Her sanatçıdan, misyonerlik beklenemez.

1970′lerdeki Arabesk furyasını da yaşadınız?

– Biz katılmadık, ama bak isim vereceğim, Zekai Tunca katıldı. Önce güzel başladı. Ümitlendiğim çocuklardan biridir. Diğeri de, Bilge Özgen‘dir. Çok destekledim onları ama, sonra genelde “para” uğruna, yönlerini değiştirdiler. Küçümsemiyorum. Yapsınlar. Biz, bir iki enayi yeteriz, fazlasına lüzum yok.

1983 yılında, Yıldırım Gürses‘in, Hoş sadâ albümü ile Hafif Türk sanat müziği çıktı.

– Çok seslilik, ben onu da beğendim. Rahmetli Erdoğan Berker‘inkiler, kötü mü?

Erdoğan Berker‘in yaptığı, Türk sanat müziğinin dışında gibi?

– Onu, Erdoğan Berker yapmadı. O tek sesli yazdı. Aranjörler, o hale getirdi.

Şerif İçli?

– O da, tek sesli yazdı. Banda, çok sazlı salındı, okundu. Bunların, bir zararı yok. Gerçek Türk sanat müziği bestelerini okumasın da, ne yapsınlar istiyorsun sen? Boyuna, Dil şad olacak diye mi okusun Burak Kut. Adam, yapacak bunları. “Onun arabası var.” Sen, çocuğunun yaş gününü kutluyorsun. Orada, Suphi Ziyâ Özbekkan, Nevzat Atlığ, dinleyebilir misin? Yerinde, zamanında yapılan her şey, güzeldir.

Türk sanat müziği, eğlence müziği midir?

– Eğlence kısmı da, vardır. Köçekçe de yapmış, Dede Efendi.

Türk sanat müziğinin geleceği konusunda, yorum yapmanız mümkün mü?

– Bunun, geleceği, gideceği yok. Gerçek besteciler varoldukça, ki olacaktır, sistemimize saygılı, kendine özgü imzası olanlar var.

Var mı?

– Bilemem, belki var. Şu anda yok. Aferin diyebileceğim, yok. Sen duyuyorsan, söyle de, ben de aydınlanayım. Ben, serbest şiirler yaptım. Beni de, kötülediler. Ama ya şimdi, Ağla gitar, unutamıyorum vs.

Uşşak makâmını, Şevki Bey‘in bitirdiği, artık ondan iyi uşşak şarkı yapılamayacağını söylüyor Yıldırım Gürses.

– Biter mi, yahu?

Her şeyi yapmış?

– Nasıl yapmış? Cevdet Çağla beni, alnımdan öpmüştür. Radyo Koridorunda “Hayrola hocam” dedim. “Dikkat et” dedi. “Ben, yüzün üzerinde şarkı yaptım ama, uşşak yapmadım, korktum” dedi. “Sen onu da yaptın, kerata” dedi. Keşke söylemeseydi, belki bir -i ki tane daha yapardım. Bir tane yaptım. “Ne yeşili ne siyahı” ben onu uşşak diye yapmadım ki, Uşşak oldu, o şarkı.

Telif haklarının hâlâ yerleşmemesi?

– Saygısızlık o, tek kelimeyle, ahlâksızlık. 1996 yılının telifini, daha devlet vermedi. Elin plakçısından, nasıl alacaksın? 1000 küsur özel radyonun, 500′ünde, benim her gün, birkaç şarkım okunuyor, nerde benim param?

Ben, nasıl tâkip ederim bunu? Bunu, devlet tâkip eder. Öyle MESAM filan da, değil, Devlet. Ama T.R.T., daha 1996 yılının parasını ödemedi. Sene 1998.
Dr. Ayhan Sarı: Çok teşekkür ediyorum efendim.
Kaynak: mûsikîdergisi.net

Avni Anıl Belgeseli

Anısına-Avni Anıl

Yorum Bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Scroll to Top